|
Şefik Ural |
Birkaç Söz
Eylül ayı içinde çocuğumun üniversite kaydı için yolumuz Serhad Şehri Edirne'ye düştü. Daha önceleri çok istememe rağmen gidememiştim. Vesile oldu, gezdik güzelim Edirne'yi. Ecdadımızı bir kez daha hayırla yâd ederek.
Edirne deyince hemen aklımıza elbette Selimiye Camii gelir. Haklı bir üne sahip. Görüp de hayran olmamak mümkün değil. Koca Sinan "Ustalık eserim" dediği Selimiye'yi bir mimarlık şaheseri olarak bizlere bırakmış. Edirne'ye en hâkim tepede olduğu için nereden baksanız Selimiye karşınızda durur. Selimiye'nin etrafı tarihi eser kaynıyor. Bedestenler, hanlar, hamamlar, daha neler, neler... Hemen alt tarafta Eski Camii, onun biraz ilerisinde Üç Şerefeli Camii var. Adeta sacayağı gibi, birbirine yakınlar.
Edirne'ye gelinirde Selimiye'de bir vakit namaz kılınmaz mı? Vakit öğleye yakın. O zaman güzel bir öğle namazı eda edelim dedik. Selimiye minarelerinden o güzelim sesi, ruhumuzu feth eden Ezan-ı Muhammedî'yi dinledik. Camiye girdiğimizde hayâl kırıklığına uğradım şahsen. Bu kadar muhteşem esere muazzam bir cemaat beklerken, parmakla sayılacak kadar insanla namazı eda ettik. Cemaati seyreden turist sayısı, belkide camaatten fazla idi dersem abartmış olmam.
Evet ecdad bu eserleri öyle bir emekle yapmış ki hayret etmemek mümükün değil. Bakılmış ki camiler dolup taşıyor, ihtiyaç var. O zaman "birbirine yakın" demeden yapıvermişler koca eserleri. Onlar önce cemaati yetiştirmişler sonra camileri yapmışlar. Biz ise camileri ya hazır bulduk ya da kendimiz yapıyoruz. Ancak içinde namaz kılacak cemaati maalesef bulamıyoruz.
Diyebiliriz ki orası Edirne... Orada cemaat az olur. Başka bir örneği kendimizden verelim. Geçen yıl köyümüzün eski Ara Mahalle Camii'nde (şimdi yeniden yapılıyor) akşam namazını üç kişi ile kıldık. İmam , ben , Ahmet amca(Turan'ın babası). Merak ettim köyde insan mı yok diye? Camii çıkışı kahvedekilere bir göz gezdirdim. İki kahvede toplam 17 mükellef keyifle oturuyordu. Elbette oturacaklar kimsenin keyfine karışamayız. Ancak şu bir gerçek:"Camiler için cemaat yetiştiremiyoruz". Bu durumda kaba bir hesap yapılırsa vakit namazı kılma oranımız %15. Oysa Çatak Köyü halkı %100 müslüman, Namaz ise İslâm'ın olmazsa olmazı. Farketmiyor, yer önemli değil. Yurdumun her tarafı aynı derdin pençesinde. Üzerimize bir ölü toprağı serpilmiş gidiyor...
Bu ülkede 1923-1950 yılları arası din yasaklanmış, ezan Türkçe okunmuş, din görevlilerine zorla uygulama yaptırılmış, Kur'an eğitimi kaldırılmış, köylerde köy girişine bekçi konulup mektep okutulurmuş. Jandarma gelirse haber verilir, mektep dağıtılırmış. Sudan bahanelerle bir çok din alimi idam edilmiş. Malum tek parti ve milli şeflik dönemi. Tüm bunlar olmuş ama hiç bu günkü kadar dini inançlar terkedilmemiş, ihmal edilmemiş, çocuklar bu kadar sahipsiz kalmamış, kendi başlarına hayvanî yetiştirilmemiş.
Hepimiz "eh çocuğu yazın camiiye gönderdik, dinini öğrensin" deyip işin sorumluluğundan kurtulmaya çalışırız. Bize göre suçlu camii imamıdır, çocuğa dinini öğretmemiştir. O zaman bizde suç yoktur. İş bitti.
Gerçi bu kadar basit olsa!!! Atalarımız; "Emeksiz yemek olmaz" demişler. Nasıl ki bir tohumu fidana, ağaca, meyveye dönüştürmek için canla başla, yıllarca durmadan hizmet ederiz. Öyle ise çocuğumuzun eğitimi için neler yaptık veya yapıyoruz hiç düşündük mü? Maddi ve manevî ne gibi emeklerimiz oldu? Çocuğumuzun dini eğitiminin, bir düğünde verdiğimiz dakı kadar değeri yoksa bundan bir şeyler bekleyebilirmiyiz? Anne, baba, din görevlilerimiz, öğretmenlerimiz, idarecilerimiz ve kısaca akil-baliğ olan hepimiz çocuklarımızın maddî-manevî eğitiminden sorumluyuz. "Hepiniz çobansınız, güttüğünüzden mesulsünüz". Hadisince herkes üzerine düşeni yapacak. İster maddi, ister manevi, hiçbir fedakarlıktan kaçınmadan.
Kısacası Kurumlarımız var, ehil ve adil yöneticilerimiz yok. Okullarımız var, kalifiye öğretmenlerimiz yok. Üniversitelerimiz var, hakkını verecek öğretim görevlilerimiz yok. Kur'an kurslarımız, ilahiyatlarımız, imam hatiplerimiz var, içini doldruacak Hocalarımız yok. Camilerimiz var, cemaatleri yok. Çocuklarımız var, onların sorumluluğunu duyacak ana-babalarımız yok. Paramız, İşimiz, rızkımız, bereketimiz, huzurumuz yok, yok, yok....
Evet... Allah(cc) vermezse hiç bir şey olmaz. Bunlara kavuşmanın çaresi; Allah'ın dinine sarılmaktır, Kur'ana ve sünnete göre yaşamaktır.
"Biliniz ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur."
" Biz şükredenleri mükafatlandıracağız."
"Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden (erkek ve kadının dölünden) yarattık; onu imtihan edelim diye, kendisini işitir ve görür kıldık".
" Şüphesiz biz ona (doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör." Ayetleri ne güzel yol gösteriyor.
Rabbim hepimizi Kur'anın ışığı ile aydınlatsın, bir an önce aklımızı başımıza toplayalım, kaybolmaya yüz tutan değerlerimizi yeniden canlandıralım, geleceğimizi teslim edeceğimiz gençleri inançlarımıza göre, Allah ve Kur'an yolunda yetiştirelim. Haramı, helali öğretelim. Abdesti, gusülü bilsin. Yoksa camiler daha çoook cemaatsiz kalacaktır. Allah'ın(cc) bizim inançlarımıza, ibadetlerimize ihtiyacı yok. İhtiyaç sahibi biziz. Allah dilerse bizden çok daha iyi iman eden, ibadet eden bir ümmet yaratır. Kaybeden biz oluruz. Vesselam...






