Editör

Yeniden Yorumlamak

      İlk bakışta gelenek, çok eski, çok köklü ve çok söz edilen bir mevzuu görüntüsü verse de halen insan/toplum hafızasında makes bulmuş, yerli yerine oturmuş bir konu gibi görünmemektedir.

İnsanların ve fikirlerin çeşitliğinin doğallığı ortadadır. Bu minval üzere geleneğin de tarifi çoktur ve alanının çizilmesi de bu yüzden zordur.

Kimilerine göre ilahî olsun, insanî olsun, geçmişte yaşanmış kutsal alana ait ne varsa gelenek kabul edilirken, kimilerine göre insanî tecrübeye ait teamül ve ananelerden ibaret bir gelenek tasavvur edilebilmektedir. Kimileri, kendi toplumsal ve tarihsel kimliğine özgü değer dünyasını kendi geleneği kabul ederken ve kutsarken, kimileri bütün geleneklerin kutsallığına kani olabilmektedir.

İlahî nasslar alanını geleneğe dâhil ederek geleneği reddetmenin imkânsızlığı üzerinde ısrar edenler olduğu gibi, geleneği ilahî vahyin dışındaki İslamî tecrübeden ibaret gören ve insanî olması dolayısıyla kutsal alanın dışında değerlendirenler de yok değildir. Ve hatta geleneği insanî olanla sınırlı görüp de kutsal kabul eden yaklaşımların varlığından bile söz edilebilir. 

Biz Müslümanlar olarak, ilahî olanın kutsallığı konusunda herhangi bir şüphe taşımıyoruz. Ancak insanî olanın kutsal olup olmaması tartışılabilir olmakla birlikte  ilahî değerlerin bireysel ve toplumsal alanda yaşanması sonucu iki alan arasında bir geçişkenliğin varlığı da göz ardı edilemez. Bu nedenle bir geleneği bütünüyle kutsaldan arındırmak mümkün olmayabilir. Ancak insanî olan ne kadar uygulama varsa hepsini kutsalın hesabına yüklemenin de sıkıntılarından arınmış ve taşıdığı arkaplandan azade göründüğünü söyleyemeyiz.

Her şeyden önce edebiyatımızda "ilahî" ve "insanî" diye bir ayrım varsa ve eğer bu bir vakıa ise tabi ve yapay iki ayrı kutsaldan söz ediyoruz demektir. Kur'an'ın "Sünnetullah" ve "Sünnetü'l-evvelin" diye iki ayrı kavramdan söz ettiği vakıa. "Sünnetül evvelin" deyimi de iki ayrı anlamda kullanılabilmektedir. Birincisi Allah'ın daha önceki toplumlara uygulanan sünneti anlamında kullanılırken diğeri önceki toplumların yaşaya geldiği kendi gelenekleri anlamında kullanılabilmektedir.

Dolayısıyla Kur'an'ın iki ayrı gelenekten söz ettiğini ve iki ayrı değerlendirme yaptığını söyleyebiliriz.

Meselâ Kur'an, Sünnetullah'ı herhangi bir şekilde tartışma konusu yapmamakta ve atalarının geleneklerine dayanarak ilahî vahyi tartışanların düşüncelerini reddetmektedir. Onlara; "Allah'ın indirdiğine ve Peygambere gelin!" dendiği zaman; "Atalarımızı üzerinde bulduğumuz gelenek bize yeter!" derler. Ataları hiçbir şey bilmeyen ve doğru yolu bulamayan kimseler olsa da mı? (Maide Sûresi:104) ayetinde olduğu gibi müşrik toplumların atalar geleneğine ilahî bir statü kazandırmalarına dikkat çekmekte ve kınamaktadır. Fakat aynı Kur'an kendi ilahî gerçekliğini ilahî bir düzlemde örneklerken geçmiş peygamberlerin kıssalarına dikkat çekmekte ve kendisinin türedi bir kitap olmadığını, önceki kitapların bir devamı olduğunu ve hatta kendisini getiren son peygamberin başta Âdem (as), Nuh (as), İbrahim (as), Musa (as) ve İsa (as) olmak üzere bütün peygamberlerin yolundan yürüdüğünü ilan etmektedir.

Bütün bunlardan hareketle Kur'an'ın iki ayrı gelenekten söz ettiğini açıkça görmek mümkündür. Birincisi, ilahî vahye ve fıtrî asalete dayalı yozlaşmamış insanî bir kültür, ikincisi ilahî dinin tahrif edilmesi ve insanî asaletin bozulması sonucu ortaya çıkan yozlaşmış kültür. Yani ilahî, tevhîdî ve fıtrî geleneğe karşılık şeytanî, şirke ve ifsada dayalı bir gelenek.

Kanaatimizce Peygamberî geleneğin karşısında şeytanî geleneğin tarih boyu yaşamış olması iki ayrı geleneğin somut ifadesi kabul edilebilir ve İslam âlimlerinin örfü "sahih örf" ve "fasit örf" diye ikiye ayırması da boşuna değildir. Çünkü ıslah ve ifsattan söz ediyorsak böyle bir ayrım kaçınılmazdır. Dolaysıyla geleneği olumlayanlara da olumsuzlayanlara da "hangi gelenek?" diye sormak bir mecburiyet gibi görünmektedir.

Sağlıklı bir toplum olabilmek içinse, "yozlaşmamış bir kültüre" ve "sahih bir örfe" sarılmak gerek.

Selam ve dua ile...