Köyümüz

Köyün Tarihi

         Dibace

        "Bismillah. Yegûlü'llezîne keferû in hâzâ illâ esâtîr'ul-evvelîn." Kur'an-ı Kerim, 6/25

Bir yerin tarihini salt kendisi ile değerlendirmek yanlış ve yetersiz olur. Ancak çevrenin ve bölgenin tarihini de gözden geçirmek gerekir. Çünkü insanı çevreye katkısı ile değerlendirirken, tarihi de etkiledikleri insanlar, toplumlar ve milletler açısından ele almak lüzumu vardır. Tek başına hiçbir şey tarih olamaz fakat, herşey ilişkiye girdiği ile tarihin kendisi ve konusu olur. Bu açıdan doğup, büyüdüğüm köyümün tarihini de yukarıdaki prensipler doğrultusunda ele almaya çalıştım.

Eski çağlardan bu yana birçok topluluk bölgeye yağma ya da sığınma amacıyla gelip yerleşmiştir. Yeni gelen topluluklar kalabalık ve güçlü oldukları zaman bölgede daha önce yaşayan toplulukları bulunduğu yerlerinden etmişlerdir. Anadolu'ya hâkim olan devletler doğu sınırlarını emniyet altına alma politikalarına göre şekillenmeye başlamıştır.

İmparatorlukların güç zaafına uğradığı ve doğu hududunda istikrarın sağlanamadığı dönemlerde ise bölgeye yerleşmeler daha çok bağımsız grupların dağların derin vadilerine sığınması ve coğrafyanın da sağladığı imkânlarla bu dağlık bölgede sığınmak zorunda kaldıkları tehlikeden korunmaya çalışması şeklinde olmuştur. Yukarıda saydığımız her iki nedenden dolayı kavimlerin göç, orduların sefer ya da büyük ticari yollarının üzerinde olmamasına rağmen çok sayıdaki grup tarih içinde bu bölgede yerleşmiş ve çoğu kez burada bulunan gruplarla kaynaşarak yeni gruplar oluşturmuşlardır. Tarihi kaynaklarda bu grupların gelip buralara yerleşmesine ait bilgi bulamazsak da bazen bir vadi ve vadiye yayılmış köyler, bir dağ, bir köy ya da yer ismi bazen de bir aile lakabı bize bu grupları tanıtır. Bu isimlerin yaygınlığı ise yerleşen grubun kalabalık olmasının ötesinde idari bir gücün kontrolünde iskân ettirildiklerini düşündürür.

Bölgemiz daha çok İran ve Irak ekseninde kurulan devletlerin hinterlandında kalmıştır.

Tarihî serüven içinde bölgeye Urartu Krallığı, Makedonlar; Makedonlardan sonra İskit/Saka Türkleri ve Hazar Türkleri sahip olmuşlar. Hazar Türkleri'nden Mengeli Han ve oğlu Salip Han Kafkaslar'dan getirdikleri Peçenek Oymakları'nı bölgeye yerleştirmişlerdir. Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi'ne Oğuzlardan önce Hunlar, Karluklar, Macarlar, Bulgarlar, Hazarlar, Uzlar, Kumanlar / Kıpçaklar ve diğer Türk kavimlerinin gelip yer yer yerleştiği bilim dünyasının bildiği bir gerçektir. Sırası ile Yunanlılar, Romalılar, Bizanslılar, Emevîler ve Abbasiler bölgede yaşamışlardır. Bölgenin yerli halkının Turanlı olduğu ileri sürülmektedir. Bu yerli halkları Alazonlar, Amazonlar, Burisler, Sanlar (Çanlar/Peçenekler),Tıbarenler, Traller/Driller, Halipler, Katagonlar, Marlar, Makronlar, Mosinekler ve Beşirler oluşturmaktadır.

Bir başka değiş ile "Eski Anadolu tarihi araştırmalarında, şehir ve kasaba tarihlerinde dil incelemeleri sonucunda, bu bölgede M.Ö. 2000'li yıllardan beri Türk varlığının mevcut olduğu anlaşılmıştır. M.Ö. 7.y.y.da İskitlerin Karadeniz'e göç etmesi ile Oğuz unsurları da bu bölgeye yerleşmişlerdir. Bu bölgede Oğuz boylarından Yazır, Döğer, Avşar, Karkın, Halaçlar'ın; Akhun, Kuşan, Peçenek, Hazar, Hun, Kıpçak Türkleri'nin yerleşimi mevcuttur."

"Karadeniz bölgesinde, ilk ve orta çağlarda, İskit, Kimmerler, Hun, Hazar, Bulgar, Uz, Peçenek göçlerinin sonucu Türk iskânının olduğu, Karadeniz ağızlarının fonetik ve morfolojik yapısıyla birlikte yer adlarından da anlaşılır."

1048 yılında Büyük Selçuklu Devleti, sahiller hariç, bölgeyi ele geçirmiştir. Büyük Selçuklu Devleti'nin bir özelliği vardı. Aileler çadırları, malları, sürüleri ile ordunun ardından giderlerdi. Bu aynı zamanda göç demekti. Göçler kendilerine uygun bir yer bulduklarında orada yerleşirlerdi. Ele geçen bölgeye yeni gelenlere, önceden gelmiş olan Peçenekler ve Kumanlar tarafından yardım ediyordu.

Bölge özellikle vadi, Osmanlıların Şebinkarahisar'ı ele geçirmelerinden sonra Giresun'un güneyi, Harşit Vadisi'nin güneyi Torul, Şiran ve Kelkit bölgesi açılarak Türkler tarafından iskânı temin edilmiş ve bu bölgeleri iskân eden Türker'in emniyeti sağlanmıştır. (Mehmet Bilgin)

"Netice olarak şu hususları söylemek mümkündür. Anadolu'ya gelen oğuz (Türkmen)boylarının yoğun olarak yerleştikleri yerlerden birisi, Giresun ve havalisi olmuştur. Bu havaliye sadece Türkmenlerin Çepni boyuna mensup olanlar değil, Üreğir, Alayuntlu ve Döğer gibi boylarının da yerleştiği anlaşılmaktadır. XV. Yüzyılın sonları ile XVI. Yüzyıla ait Osmanlı arşiv kayıtlarında, bölgenin sadece sahilindeki birkaç küçük kasabasında Hıristiyan nüfusa rastlanması ve kır kesimindeki yerleşim yerlerinin hemen hemen tamamının Türklerle meskûn olası, Türkmen boylarının bölgeye yerleşmesinin oldukça yoğun olduğunu göstermektedir." (İlhan Şahin, Giresun Bölgesinde Konar-Göçerlerin İzleri)

Osmanlılar'ın bölgeye geldiklerinde yerli halk olan Rumlar'ın sadece kıyılardaki, Görele, Tirebolu ve Giresun kalelerinde yaşadıklarını, kırlık kesimin Oğuzların Çepni boyunun elinde bulunduğu söylemektedir. "Onbinlerin Dönüşü" nde kıyı kesimler Helenlerce yağma edilmişken, iç ve kırlar yağmadan kurtulmuşlardır.

Fatih Sultan Mehmet'in Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan ile yaptığı Yassıçimen Antlaşması'nda, o zamanlar Gürcüler'in elinde bulunan Harşit Vadisi tampon bölge olarak bırakılmıştır. Bu antlaşmaya göre Gürcüler'e ilişilmeyecek, vadiden güvenlikli olarak insan, mal ve asker sevkıyatı sağlanabilecektir.

Komninüslü tarihçiler, Harşit Vadisi'ne, yani Kürtün, Torul gibi yerlere -Orta Hadliye-diyorlardı. Orta Haltiye derebeyleri olan Kapasıtanlar ( Gürcüler), Torul kalesinde otururlar, yoldan geçenlerden baç/haraç alırlar, soygun yaparlar, sık sık da çevredeki Çepniler ile çarpışırlardı. Huzursuzluk ve şikâyetler o dereceye vardı ki, Amasya Valisi Şehzade Beyazıt, Fatih'in fermanıyla Rakkas Sinan Beğ'e: "Torul'un üzerine doğrul" kesin emrini vermek zorunda kalmıştır. Bu suretle de vadi, Osmanlı topraklarından olmuştur. İbn-i Kemal bu olayı: "Torul Kalesini Gürcistan Sultanı'ndan alup, canlarına od salmışlardı." diye anlatır. Zaten bölge köylerinden birçoğu Türkmen boy ve oymaklarından oluşuyordu.

"Bölgede Osmanlı egemenliği uzun sürmez. Akkoyunlular bölgeye yeniden hâkim olurlar. 1502 yıllından sonra Akkoyunlu Devleti dağılınca, toprakları Saferi (Safevî) Hükümdarı Şah İsmal'in eline geçer. Çevreyi Şiiliğin ve Şiilik propagandasının sarması üzerine, o zamanlar, Trabzon Valisi şehzade Yavuz Selim Harşit Vadisi yolu ile Bayburt'a kadar bir sefer yapar. Bu seferde bir gurup Osmanlı askeri de Gidek Tepesi'ni aşarak Orta Harşit Vadisi yolu ile Torul'a ulaşır. Gidek Tepesi üzerinde o zamandan kalma şehit mezarlığı vardır. Bu tepede ve Heribeleği tepesinde ve civarlarında mevzilere, silah kalıntılarına, şehit mezarlarına sık sık rastlanmakta ve son dönem Osmanlı-Rus savaşına şahitlik ettikleri bilinmektedir. Yine tepenin kuzeye ve güneye bakan yamaçlarında top ve mermi boşları halk tarafından bulunmuştur. Ormanın kapatmasına rağmen mevziler hâla varlığını sürdürmektedir. Bir başka mevzi kalıntısı da Cemek Tepesi'nin güneye bakan kısmında da görülmektedir.

Karadeniz'i doğuyu bağlayan kervan yolu Görele, Çanakçı, Çatak Köyü, Harşit ve Harşit Vadisi boyunca Torul'a ulaşırdı. Yolun bir kolu da bu günkü Dandı Başı, Ağaçbaşı Yaylası, Pinti Obası, Ağasarkaya Yaylası'nın arkası ile doğuya açılırdı. Bu gün bu yol kalıntıları hâla bellidir. Yol güzergâhında Osmanlı'dan kalma kervansaray kalıntısı mevcuttur. Bu yol bugün "Yayla Yolu" olarak kullanılmaktadır.

Araştırmamız sonucu,"Çatak" kelimesinin iki değişik anlamına rastlanabildi. Kavram olarak kelime, "Birden fazla yolun birleştiği veya ayrıldığı yer olan kavşak manasına gelmektedir." Menşei olarak "Çatak" kelimesinin kökü Macarca'dan (Macarca'ya da Peçenekler'den gelme),Çat'tır. Anlam olarak, iki derenin kavuştuğu ıslak yer anlamına gelir.

Bugünkü Kuzan Köyü (Kozköy gibi, kuzey ve soğuk bölgeler anlamına gelir. Kelime Oğuzca'dan da gelme olabilir.) Manastırbükü/Büyüksu voyvodalarının/ağalarının oğullarına taksim ettiği bir yerdir.

Kelime "kızan" (oğul, çocuk) anlamından zamanla Kuzan şeklini almıştır. Manastırbükü, zamanında büyük bir köydür. Çatak Köyü, Manastırbükü ile bugünkü Kuzcaköy(Çanakcı), Görele arasındaki ticaret yolu güzergâhı ürerinde kurulmuştur. Aşağı Harşit Vadisi'nin yol güvenliğinin olmayışı, sarp kayalıklar ile kapalı ve nehrin uzun dönem geçit vermemesinden dolayı bu tercih yapılmış olmalıdır.

Eski yol, Harşit'tan Kuzan Köyü'nün aşağı Kuzan içinden geçerek Heribeleği Boğazı yolu ile Orta Çatak'taki Çay Deresi'ne inmektedir. Bu yol köy içinde ikiye ayrılmakta. Melikli Mahallesi'nden Yazlık istikameti yönü ile Kabalak Tepesi'nden Yukarı Sığırlık' tan Çanakçı'ya ulaşmaktadır. İkinci yol ise, Gidek Tepesi'nden Aşağı Sığırlık mevkii ile yine Görele'ye varmaktadır. İşte bu nedenler ile köy, yol kavşakları anlamına gelen "çatak" adını almıştır.

Bir rivayete göre de, Kafkaslar'dan gelen Türkmen boylarından bazı aileler Harşit Vadisi'nden geçerken, Çatak deresi ağzında suda yüzen meyveler görmüşler. Dereyi takip ederek meyvelerin bulunduğu yere gelmişler. " Burada bir çadır çatak" demişler. O günden bu güne, köyün ismi "çatak" olmuş.

Köyde daimi bir yerleşimin, tahmini olarak,450 ilâ 500 yıl önce kurulduğu, 200 veya 250 yıl öncesine kadar da Harşit'te oturan derebeylerine bağlı ( maraba-ortak) bir yerleşim yeri olarak kullanıldığı bilinmektedir. Gümüşhane üzerinden gelen Türkmen boyları, perdey pey Harşit Vadisi boylarına yerleşmişlerdir. Köydeki mahalle ve sülale isimleri bölgeye Türkmen boylarının çok eskiden yerleştiğini göstermektedir.

Derebeylikler, daha doğrusu Ağalık, kaldırıldıktan sonra halk köyün büyük bir kısmını marabalardan satın almış. Geriye kalan araziler de ancak 1930'lu ve 1950'li yıllar arasında ağlardan satın alınabilinmiştir. Çatak Köyü'nün büyük bir kısmını, Harşitli marabalardan Çataklı Hacı Ağa (Kara Hacı) satın almış ve Kafkaslar'dan gelen Türk ailelerine vermiştir. Kendisi de Torul'dan gelmedir. Bir rivayete göre, 60 deve ile köy ve yakın köylerden fakirleri toplayarak hacca götürmüştür. Mezarının, eski cami önünde olduğu biliniyor. Eski mezarlığın da bu şahıs tarafından vakfettiği söylenmektedir. Köy, tarih içinde sürekli olarak, Harşit Vadisi yolu ile doğudan gelen Türk aileleri ile dolup boşalmıştır. Harşit'te yaşayan insanların da, Doğu Romalılar tarafından Hıristiyanlaştırışmış Türkmen boylarından olduğu biliniyor.

I. Dünya savaşı sonrasında "Anadolu'nun Paylaşılması" esnasında Ruslar'a itilaf devletlerince, Karadeniz kıyılarının bir kısmının verilmesi nedeni ile Ruslar, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz'i işgal ettiler. Ruslar doğuda Erzurum, Van, Bitlis, Muş gibi vilayetlerin kendilerine verilmesini istiyordu. Karadeniz'i Doğu Anadolu'ya bağlayan bir yol kurmaları gerekiyordu. Bu meyanda eski yolu canlandırma amacı ile Çatak Köyü içini, yani eski güzergâhı, kullanmaktansa, Kızılalı Dağı eteğini takip ederek, Torul'a uzanan bir "kervan yolu" projesini plâna koyarlar.

I. Dünya Savaşı (1914 - 1918) yıllarında ise; çevre halkı çok acılar çekmiştir. Ruslar, 19 Nisan 1916'da Trabzon'u işgal ederek, buradan da Harşit Çayı'nın doğu kıyısına kadar gelmişlerdir. Hâlâ hafızalardan silinmeyen "muhacirlik" böylece başlamıştır.

İşgal yıllarında Ruslar karargâhını, bugünkü Çatak Köyü'ndeki Tıngalı Konağı'nda kurmuşlardı. Köydeki diğer evleri ve eski camiyi silah deposu, at ahırı olarak kullanmışlardır.

Ruslar bölgeden hiç çıkmayacak gibi davranıyorlardı. Sahili iç bölgelere bağlayacak yol yapımına hemen başladılar. Harşit Vadisi'nin sarp ve geçilmez oluşundan dolayı "Rus Yolu Projesi" ile sahili Gümüşhane'ye bir diğer değişle Doğu Anadolu'ya, bağlayan yol çalışmasında köy halkı, işgal yıllarında, zorla çalıştırmış, Rusya'da meydana gelen ihtilalden dolayı işgal bitmiş ve yol çalışması da hedefine ulaşmadan akim kalmıştır. Bugün bile tarihî bir yol kalıntısı olarak gezilip, görülmeye değer.

Rusların yol çalışmasında, dedemin anlattığına göre; "Ruslar daha çok adına 'borç' dedikleri lahana çorbası yerlerdi. Yolda çalışana karavana dağıtıldıktan sonra, halktan büyük, küçük, kadın-erkek ellerinde bakraçlar, kaplar kuyruğa girer, artan karavanadan onların kaplarına da bir miktar koyarlardı. Karavana ile birlikte 'peksimet' gibi el kadar siyah bir ekmek parçası da verdiklerini hatırlıyorum."

"1916 tarihinde, bir yaz mevsiminde her yerde bir bolluk tarlalar mısıra durmuş, dallarda elmalar, kirazlar püslüm püslüm idi." Birden bir dedi kodu yayılır; "Ruslar geliyor." İnsanlar mal, mülk derdinde değildir artık. Can pazarı başlamıştır. Kabalak tepesinden at kişnemeleri, nal sesleri ve gâvur naraları duyulur. İşgal başlamıştır. İşgale edilen köy ve civarlarındaki halk, büyük bir paniğe kapılır. Anneler-babalar küçük yavrularını, genç kızlarını, ihtiyarlarını ve eli silah tutamayanları alarak Köse Musa ormanlığına, Kabalak Tepesi'nin ardındaki mağaralara sığınırlar. Aylarca ormanda kalan insanlar yiyecek olarak bitki köklerini, tohumlarını, kabalak yapraklarını yerler. Düşman görmesin diye ateş yakılamaz. Küçük çocuklar ve yaşlılar hastalıktan ölürler. Küçük çocuklar gizlice terk edilen evlere girerek elbise, yiyecek taşırlar. El değirmenlerinde ağaç yaprakları ve at pisliğinden toplanan arpa ve diğer artıklar öğütülür, ekmek yapılır.

İşgalden sonra, Rus Komutanlığınca yapılan II. bildiride; "Askerlik çağına gelmiş olup da Osmanlı Ordusuna katılmamış ya da katılıp da içeride kalmamış olanlardan adlarının ve yerlerinin bildirilmeleri, muhtarlardan isteniyordu. Bu bildiriye uymayan muhtarların idam edilecekleri de özellikle belirtiliyordu." Bu bildiriye muhtarlar ve halk uymamışlardır. Çünkü ilk bildiride bahsedilen hususlara Ruslar tarafından uyulmamış, bölge ve köy halkının hayvanları (at, sığır, koyun, keçi v.s.),malı ve değerli eşyaları Ruslar ve işbirlikçileri olan Rumlar tarafından alınmıştır.

Çatak'tan Mehmet Ağa, köyden ve civar köylerden (Güdül,Kozköyü/Kuzköy...) oluşturduğu gönüllü silah arkadaşları ile Ruslar'a ve yerli işbirlikçilerine karşı büyük bir mücadele başlatmış; Mehmet Ağa ve arkadaşları, Dandı Tepesi'ne çıkardıkları bir top ile Ruslar'ın karşı tarafa geçmelerini engellemişlerdir. O yıllarda büyük bir sel olmuş ve bu günkü Doğankent'i Şüttaşı Mahallesi'ne bağlayan ahşap köprü de yıkılmıştır. Fetreti fırsat bilen Fıcıoğlu ve arkadaşları köylerde yağmaya, adam öldürmeye varan zulümlerde bulunmuşlar. Halkın mallarını ve değerli eşyalarını gasp etmişler, direnen aileleri Rumlar'a ve Ruslar'a ihbar etmişlerdir. Mehmet Ağa, Fıcıoğlu'nu, Yukarı Sığırlık değirmeninde öldürerek, köy ve çevre halkını zulümden kurtarmıştır.

1918 Çanakkale Savaşı'nda köyümüzden şehitler vardır. Kesin sayı tespit edilememiştir.

Köyümüz Güdül, Kuzan ve Sığırlık köyleri ile sınırlı, 1500 nüfuslu, 350 haneden oluşmaktadır.

Çatak'ın yeryüzü şekilleri dik ve son derece engebeli bir araziye sahiptir. Köyün yerleşim alanları çok meyillidir. Yağış miktarı sahile göre daha fazla olup, sahilden 36 kilometre içerde bulunan köy merkezi dağlar ve tepeler ile çevrilidir. Kuzeyde Kızılalı (Kızılali) dağı, doğuda Kuzan tepesi ve güneyde Sığırlık tepesi köy sınırlarını belirler.

İlçeye merkezinden 4 km mesafede olup, 10 mahallesi (Gavrazlı Mahallesi, Hacıkaralı Mahallesi, Ustalı Mahallesi, Keçeciler Mahallesi, Melikli Mahallesi, Ömerli Mahallesi,Yazlık Mahallesi, Çakırlı Mahallesi, Silveli Mahallesi, Yamaklı Mahallesi ), 4 bakkalı, 5 kahvehanesi, 4 camii (Ustalı Camii, Gavraz Camii, Merkez Camii ve Yazlık Camii) üç su değirmeni ve bir ilkokulu ve bir de ortaokulu vardır.

1967-1968 eğitim ve öğretim yılında köyümüze devlet okulu yapılmıştır. O zamana kadar çocuklar nahiye merkezine, Harşit'e, gitmektedirler. 1952 yılında, çevrede ilk defa köy okulu olarak, köyümüze "ilkokul" yapılması için devlet tarafından teşebbüste bulunulmuş fakat, o günkü ihtiyar heyetinin basiretsizliği nedeniyle yapılamamıştır. Okul, Şadı Köyü'ne yapılmıştır.

Köyü ilçeye bağlayan karayolu stabilizedir. İlçeye 1956 yılında kara yolu gelmesine rağmen köyümüze kara yolu yapımı ( araba yolu) 1974'te başlanmış; yolun etüdünden kaynaklanan uyuşmazlık ve arazi kavgaları sebebi ile ancak 1979 yılında gelebilmiştir. Son zamanlarda köy yolunun bazı kısımlarında betonlama çalışmaları yapılmış, 2004 yılında ise menfez çalışmalarına başlanmıştır. Köyümüzün bütün mahallelerine araba yolu varmıştır.

Köyde fındık en önemli tarım ürünü olup, bunun yanı sıra bazı ailelerce sadece ihtiyaç olarak mısır, fasulye, patates ve çay yetiştirilmekte. Son yıllarda alternatif ürün yetiştiriciliği de yaygınlaşmaktadır.

         Ayrıca köyde büyük ve küçükbaş hayvan yetiştiriciciğinin yanında, tatlı su balıkçılığı da yapılmakta. Fazla ticari olmasa da kümes hayvanları yetiştirilmekte ve arıcılık yapılmakta.

Köy halkının müteşebbis ruhu son yıllarda canlanmış olup, Mustafa Pusti ve Karahan Kardeşlerin öncülüğünde kurulan "Pustaş" ve "Kartaş" gibi şirketler sayesinde, ekonomik krizler döneminde, köyde işsizlik fazla hissedilmemiştir. İnsanların alım gücü artmış, köyümüz şirketleri sayesinde ilçe ve çevre köylere ekonomik katkılar sağlanmıştır. 1970'li yılların sonlarına doğru, gençlerin okumayanları, "gurbet hayatına" atılmışlardır. Köyümüzde hemen hemen gurbete gitmeyen kalmamıştır.

1967 yılında ilçe merkezinde hidroelektrik santrali kurulmuş olmasına rağmen, köyümüze elektrik ancak 1985 yılında gelebilmiştir.

Bölgemizde olduğu gibi köyümüzde turizm gelişmemiş olup, köy ekonomisine bir katkısı yoktur. Daha çok iç turizm hâkimdir. Ancak, ilçeden ve köylerinden diğer illere; başta İstanbul olmak üzere batıdaki şehirlere iç göç vardır. Bölgede olduğu gibi yörede de halkın büyük bir kısmı fındıkçılık yapmaktadır. Fındık sezonunda ve yayla mevsiminde gurbette olan insanların iç turizme katkısı büyüktür. Son yıllarda turizmi geliştirmek için yayla şenlikleri düzenlenmektedir. Bunun içinde tanıtıma bir hayli ihtiyaç vardır.

Köyümüzde yaylacılık yaygın olup, hayvanlarını otlatmak için köy halkı yaylaya çıkmaktadır. Güvende yaylalarının ilçe sınırları içinde ve Kazıkbeli yaylasına da, rahatlıkla köyümüzün yaylalarından gidilmesi dolaysıyla, yayla şenliklerinin yapıldığı aylarda köyde sosyal ve kültürel açıdan bir canlılık yaşanmaktadır. Köy nüfusu yazın iki veya üç katı artmaktadır. Bu da köyde bir canlılık yaşanmasına neden olmaktadır. Köy halkının gittiği yaylalar Pinti, Zıvâslı/Avarca bir isim/, Çardagala, Çahmat ve Aralcak yaylalarıdır.

Pinti çok eski yaylarlardan biridir. Akkoyunlu hükümdarının beylerin bu yaylada yaşadığı biliniyor. Bazı yerleşim yerlerinin ve mevkilerin adlarından bunları anlıyoruz. Şah Cuneyt, Abadan, Polat (Hazar Türkleri'ne ait isim.) gibi... Şunu da hemen hatırlatalım; "Yer isimlerinin tarih araştırmalarında kaynak olarak kullanılması yaygın olan bir durumdur."

Tarih içinde kuraklıklar, isyanlar Ermeni olayları, 1870 yılında meydana gelen ve bütün Karadeniz bölgesi'ni derinden etkileyen orman yangınları gibi birçok sebep kır yerleşmesini etkilemiş ve insanların daha sahillere göçmelerine yol açmıştır.

Bunun tersi olaylar da olmuştur. 1347 yılında bölgede görülen veba salgını ve depremler insanların kır alanlarına göçmelerine ve bazı yerleşim yerlerini boşaltmalarına sebep olmuştur.

Özellikle 13. asrın son çeyreğinde veba salgını nedeniyle köyde/bölgede nüfus azalmıştır. (vryanis,1971)

Ayrıca bugünkü köyler köy altı yerleşmeler iken, yukardaki saydığımız nedenerden dolayı daimi köy yerleşmelerine dönüşmüştür.

1900 yıllarının başına kadar Pinti yaylası bir köydür. Osmanlı döneminde bir askeri birliğin bugünkü yaylada bulunduğu bilinmektedir. Kısa zamana kadar bina kalıntıları mevcut iken, binasının kalıntısı üzerine 1985 yılında Gavraz Camii yapılmıştır.

Tarihte, Pinti Obası birçok savaşlara sahne olmuştur. Gücüler ile Türkler ve Osmanlılar ile Ruslar bu civarlarda savaşmışlardır. Yöre Karadeniz'e çıkış yolu üzerindedir. Bu arada Kabak Tepe'deki şehitliğimizi de anmadan geçmek olmaz.

Yaylalara "Otçu Göçü" şenlikleri düzenlenmektedir. Yazın havaların alçak kesimlerde çok sıcak ve rutubetin fazla olması, ayrıca; yörede mısır tarımı yapılması nedeni ile ot kazmaya kalan insanların topluca yaylalara göç etmesine "Otçu Göçü" denilmiştir. Özellikle yaylalara araba yollarının vurulması münasebetiyle, son zamanlarda (son yirmi yılda) yaylaların betonlaşması-betonarme evlerin yapılması-gelecek açısından iyi bir sonuç değildir. Yine son yıllarda yaylalarda büyük bir çevre kirliliği ve su kirliliği görülmektedir. Yerel yönetimlerin, muhtarlıkların ve halkın duyarlı olmaları gerekiyor.

Köyümüzde elma, armut, kiraz, erik, incir, çay, ceviz, ıhlamur, taflan(karayemiş) gibi ürün veren ağaçlarının yanında; gürgen, ladin, köknar, meşe, kızılağaç/yaykın, şimşir, ardıç türü ağaçlar da yetişmektedir. Böğürtlen ve çal çileğimiz de meşhurdur.

Köy merkezinde eskiden evler çift katlı, taş duvarlı ve çok odalı konak tipi evler var iken, köyün dışına doğru çıkıldıkça tek katlı, kâgir, bir ve iki odalı evler vardı. Taş ustalığı evlerden kalan olmamıştır. Evler çatılı idi. Çatılar, bölge şartlarına göre, hardama (gürgen ağacından yapılan örtü), ve yontma tahtalardan idi. Köyün en eski yerleşim mahalleleri Melikli Mahallesi, Gavrazlı Mahallesi, Keçeciler Mahallesi ve Ustalı Mahallesi'dir. Melikli Mahallesi'nde bir büyük Kervansaray'ın olduğu söylenmekte ise de, bu güne kadar bir kalıntısı kalmamıştır. Çünkü, binalar daha çok ahşaptan inşa edildiği için günümüze bu kalıntılardan ulaşan olmamıştır. Ayrıca bölgemizin yağışlı olması, sık bitki örtüsü ile kaplı ve dağlık olması bu tür kalıntıların yüzey araştırmaları ile tespit edilmesini de imkânsız kılmaktadır. İmamlı Mahallesi'ndeki Camii en eski camiidir. Camii ve etrafındaki mezarlığa ait araziler, Osmanlı zamanında, vakıf arazileridir. Yaklaşık olarak,1800'lü yılların sonlarında meydana gelen bir heyelan sonucu camiinin alt kısmındaki arazinin büyük bir kısmı dereye kaymıştır. Bu şekilde, köye ait eski mezarlık yok olmuştur. 1933 yılındaki selde de, orta mahalledeki su değirmeni yıkılmış ve üzerini kum ve toprak kapatmıştır. Çay deresi mevkiindeki evleri sel almıştır.

Köse Musa'da bir cıva madeni ocağı vardır. Köyde yaşayanlarca eski dönemlerde ocak işletilmiştir. Rus yolu yapımı zamanında kısa bir ara işlenmeye alınmışsa da verimsizliği ve ulaşımdaki zorluklar nedeniyle kapatılmıştır.

Köyümüzde bu güne kadar bilinen şu şahsiyetler muhtarlık yapılmıştır:

         Mehmet TOPAR (1926-1934),
         Ali TOPAR (1934-1938),
         Mustafa DİL ( I. Dönem:1938-1942;1946-1950 II. Dönem),
         Hasan KABADAYI (1942-1944),
         Hasbal BAYRAM ( I. Dönem:1944-1946;1954-1960 II. dönem),
         Emin KAHVECİ (1950-1954),
         Ali BAYRAM (1960-1963),
         Salim YAMAK (Yamakoğlu Mehmet) (1963-1984),
         Mustafa TOPAR (I. Dönem:1984-1989; 1999-2004 II. Dönem),
         Recep BEKTAŞ (1989-1999)
         Turan KARAHAN (I. Dönem:2004-2009; II. Dönem:2009- ? ) .

Köyde yaşayan ve bilinen bazı sülale isimleri şunlardır: Hacıkaralılar (Karahanlar), Melikliler, Gavrazlılar, Çakırlılar, Tıngalılıları, Kamacılılar, Yamaklılar, Fıtlılar, Dilallılar, Paşağiller, Göçoğlugiller, Kâhyalılılar, Kahvecililer, Sümeliler, Ömeroğlugiller, Melekliler, Çobanoğlugiller, Tüfekçiler, Silvelililer...

Köyümüz kültürel değerler, alışkanlıklar, gelenekler ve adetler yönünden diğer köylere benzerlik göstermekte olup dinî, millî bayramlarda ve düğün, nişan, ölüm gibi özel günlerde dayanışma ve birlik içinde hareket edilmekte, düğünlerde kemençe eşliğinde horon oynanmaktadır.

Köyümüzde "Devret Deresi Efsanesi", "Elen/Bekle Hasan, Ben De Geliyorum Efsanesi" hâla hafızalarda tazeliğini korumaktadır. Eski geleneklere göre yaylacılık ve yayla şenlikleri, eskisine nazaran az da olsa, son yıllarda ekonomik imkânların artması ile biraz canlılık kazanmıştır.

Sonbaharda mısır soyma işi imece ile yapılır. Geceleri mısır soyma işi bittikten sonra "siv siv" oyunu oynanır, bahisler tutulur.

Halk arasında, Devret Deresi'nden geçerken cinlerin oralarda mekân tuttuğuna, Ruslar ile işbirliği yapanların mezarlarından hortladığına inanılmaktadır. Hacca giden hacıların Mekke toprağı getirerek, hortlak ve cinlerin görüldüğü yerlere serpmeleri sonucu bu varlıkların bir daha görülmediğine inanılmaktadır.

Şunu da belirtmeden geçmek, yanlış bir anlamaya sebep olmaması açısından önemlidir. Oysa, az önce bahsi geçen böyle bir inanç, İslâm'a uymamaktadır. Burası da bu inancın kritik edileceği bir yer değildir. Bizimki var olanı tespit ederek, bunun bir efsane (halk inancı) olduğunu, ortaya koymaktır.

Galdirik, pezik, fasulye ve ezelteri turşuları ve kavurmaları, ısırgan yemeği; karalâhana çorbası, unnaması, diblesi (pirinçli),sarması, döşemesi; patates haşlaması, su böreği, un helvası... beli başlı yemeklerdir.

İğne oyası, örme, marangozluk, ağaç oymacılığı (tezcilik diğer adıyla göbütçülük), el kilimi ve halıcılığı (Köy deyimi ile dastarcılık), hartama (çatı ve köm/ahır çatısı/ örtmede), kaşıkçılık (şimşirden), körükçülük(balta, dirgen, kazma, nacak, bıçak vs. yapımı için) ve tabanca süslemeleri önemli el sanatları arasındadır.

Yazan: Ahmet KARAHAN (e-mail: ahmettesnimi@hotmail.com)

Kaynaklar:

1. San, S.ÖZCAN, Rusların Gümüşhane İlini İşgali, M.E. B Yayınları,1991.
2. Geçmişte Ve Günümüzde Gümüşhane, Gümüşhane Valiliği, Ünal Ofset,1990.
3. Faruk SÜMER, Tirebolu Tarihi, Tirebolu Kültür ve Yardımlaşma Derneği, İstanbul 1992,
4. Osman TURAN Selçuklular Zamanında Türkiye, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1993.
5. Osman TURAN, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, Nakışlar Yayınevi, İstanbul 1980.
6. Fahrettin KIRZIOĞLU, Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi, A.Ü. Y. İstanbul 1976.
7. Şükrü KARAHAN, "Rus ve Açlık Yılları" Adlı Hatırat (Yayınlanmamıştır.),1979.
8. Mehmet BİLGİN, "Doğu Karadeniz'in Etnik Tarihi Üzerine" adlı makale, 2003.

 Not: Bu çalışma 2005 yılında kaleme alınmıştır. Daha geniş çalışmamız ileriki günlerde,Mevlâ nasib ederse, yine burada yayınlanacaktır.